18 Mart 2016 Cuma

ENVER TURGUT, Emekli İzmir ve Kayseri Milletvekili - Türk Milleti ve Değerli Kamuoyuna AÇIK MEKTUP...

“13. Dönem İzmir ve 14. Dönem Kayseri Milletvekili ENVER TURGUT’un,
Gazeteci, Araştırmacı-Yazar UĞUR DÜNDAR’a; Türk Milleti ve Değerli Kamuoyuna Duyurulması için yazdığı Açık Mektup”

Sayın Uğur DÜNDAR Kardeşim,
Arena Programınızı ve Sözcü Gazetesinde yayınlanan yazılarınızı dikkatle okuyor, özenle takip ve gayretinizi takdir ediyorum. Bu güzel ülkede, yöneticiler tarafından yapılan hata, ihmal, kusurları ve suiistimalleri “hak, adalet, hukuk ve halk adına” verdiğiniz uzun soluklu mücadele sürecinde açıklıyor, yorumluyor ve bu sayede beni ve benim gibi bütün vatandaşlarımızı uyarıyor, aydınlatıyor ve bilinçlendiriyorsunuz.
Size içtenlikle teşekkür eder, başarılarınızın devamını dilerim.
Ancak, bugünkü nesil geçmişimizi pek bilmediği için, yaşanan olaylar ile sebeplerine dair kanaat önderleri tarafından sürekli açıklanan, anlatılan ve yorumlanan analizleri pek fazla önemsemiyor. Hatta algılamıyor, anlamlı bulmuyor ve değerlendirmiyor bile! Zira onlar yakın geçmişimizde olup-biten hadiselerden habersiz. Maksatlı bir biçimde yönlendirilmiş, beyinleri yıkanmış ya da bir kültür baskısına maruz kalmış olabilirler.
Gerçek şu ki: Eskiden insanlarımız birbirlerine bu kadar zarar vermezdi. Ülkemizde barış, karşılıklı anlayış ve tolerans iklimi vardı. Bırakın şehirlerimizde dükkânını kapatmadan Camiye giden esnafı; Köylerimizde bile evlerin dış kapıları kilitlenmezdi, açıktı... Karşılıklı güven, itimat, saygı ve muhabbet çemberinde yürüyen hayat çerçevesinde, neredeyse bütün kapılar çalınmadan içeri girilebilirdi…
Bugün çelikten yapılmış kapılara dahi güven kalmadı...
Ülkemizde yaşayanların kulakları var duymuyor, gözleri var görmüyor, burunları koku almıyor. İnsanlar ağız ve dilleri olduğu halde, kendilerine reva görülen zulmü konuşmaktan çekiniyor. Toplumla birlikte düşünerek söyleyecekleri sözlerinden dolayı mahkemelerde sürünüp baskı altında yaşamaktan endişe ediyorlar.
Hâsılı 80 milyona yakın insanımız devletin başında oturan kişiden korkuyor.
Okuryazarlarımız bile sağ, sol, Kürt-Türk milleti olarak bölünmüş durumda. Üstüne üstlük, hükümet olan siyasi partiler de Türkiye’yi bölüyor. Sade vatandaş ne yapsın. Bu ülkenin insanlarını başta dış devletler olmak üzere içerdekiler de dış güçlere uyarak halkımızı bile bile birbirlerine düşman haline getirmiş bulunmaktadırlar.
Ben, TES-İş Sendikasının 10 yıl başkanlığını yapmış ve 1965 yılında İzmir, 1969 yılında Kayseri milletvekilliğinde bulunmuş bir kişiyim. Gerek çalışma hayatım ve gerekse politika hayatım boyunca insanların bir arada, kardeşçe yaşamalarına özen gösterdim, önem verdim. Bu uğurda, hiçbir ayrım yapmadan ve her hangi bir parti farkı gözetmeden yıllarca devlete ve millete hizmet ettim. Sonuçta, onurlu ve sorumlu bir vatandaş olarak, 1991 yılında başımdan geçen “ibretlik bir olayı” sizlere anlatmak ve değerli kamuoyu ile paylaşmak istiyorum.
Şöyle ki:
Biz aile olarak Demokrat Partiliyiz. 
1991 genel seçiminde bana Milletvekilliği teklifi geldi. Ben de, önce memleketim Diyarbakır’a gidip, ortamı bir yoklayayım, ondan sonra “ya evet veya hayır” derim diye düşündüm. Bu amaç ve niyetle memlekete gittim. Önce, kendi köyümde durumu göreyim diye (doğduğum) köyün kahvesinde 100 -150 kişinin bulunduğu ortamda konuyu açtım. İki dönem İzmir ve Kayseri’den seçilerek Milletvekilliği yaptığımı anlattım ve “Bu sefer kendi ilimden teklif yapıldı, ben de, önce sizlerin görüşünü almadan bir karar vermek istemedim” dedim. Bu minval üzere bir saat kadar konuştum, açıklama ve önerilerde bulundum. Kimseden ses çıkmadı. Oysaki başka zamanlarda köye gittiğimde, bana gösterilen ilgi ve alâka muazzamdı. Şimdiki yaklaşım ve davranış biçimi ile mukayese ettiğimde çok şaşırdım ve hayal kırıklığına uğrdım.
Kahveden çıktık eve yöneldik. İki eniştem ve 8 genç yeğenimle eve vardığımızda onlara, bu ilgisizliğin nedenini sordum. “Toplantıda 21 pkk’lı vardı. Onların yarattığı baskı ve korku yüzünden kimse sesini çıkaramadı” dediler. Bir müddet sonra istirahat etmek için odama geçtim. Yaklaşık 1 saat sonra Amcamın oğlu Hüseyin misafirlerimiz geldi, diye beni uyandırdı. Sırtıma bir gömlek alarak salona çıktığımda, karşı sedirde 4 silahlı kişi ile karşılaştım. Doğrusu biraz irkildim, ama yapılacak bir şey yoktu. Kahvede beni dinlemişler. Salona girdiğimde saat: 01.00’di. Benden çok genç olmalarına rağmen yerlerinden bile kalkmadılar. Ben de karşı sedire oturdum. Usulen ‘hoş geldiniz’ dedim. “Bu saatte geldiğinize göre bana bir sorunuz varsa sorunuz” dediğimde: “Siz daha önce Kürtler için ne yaptınız ki şimdi aday oluyorsunuz? Ayrıca hangi partiden aday olmak istiyorsunuz bilmek istiyoruz. Eğer Erbakan’ın partisinden adaysanız, derhal buradan gidin! Değilseniz, o zaman konuşalım” dediler, ben de cevaben: “Bugüne kadar aday olmadım ki, size nasıl cevap vereyim, bugüne kadar kimi seçmiş iseniz bu soruyu onlara sorun” dedim.
Devamla: “Ben buralıyım. Daha önce İzmir ve Kayseri’den milletvekili oldum. Ancak şimdi, kendi memleketimden aday olabilmenin araştırmasını yapıyorum. Bu nedenle buradayım. “– Kürt hakları için ne düşünüyorsunuz?..” Cevap: “Burada, bu evde doğdum. İlkokula burada başladım sonra Ankara’ya gittim orada okuyarak ve çalışarak kendimi yetiştirdim. Sonra TES-İş Sendikası Genel Başkanı oldum. Derken, İzmir ve Kayseri milletvekili oldum. Oralarda kimse bana Diyarbakırlı bir Kürtsün demedi. Dahası, her hangi bir aykırı soru veya hitapla da karşılaşmadım. Ama ne yazık ki, şimdi kendi köyümde, doğduğum evde “Kürt haklarıyla ilgili soruya” muhatap oluyorum!..
Verilen cevap: “ –Sen T.C. leşmişsin.”
-Evet ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Bundan dolayı da iftihar ediyor ve kendimle gurur duyuyorum. Şimdi ben de size sorsam, siz bu ülkede doğmuşsunuz, sizin nüfus cüzdanınızda T.C. olması gerekir. Eğer Nüfus cüzdanınız yoksa, bu takdirde bana hitap edemez ve benden hesap soramazsınız dediğimde başka konulardan soru sormaya başladılar. Konuşma, bu minval üzere yaklaşık 5 saat sürdü. Daha fazla zamanınızı almak istemiyorum. Bu zorlu karşılaşmadan sonra kendime soruyorum! Hangi akılla bu yola çıktım, bugün düşünüyor ve cevap veremiyorum.
Sabah olmuştu. Uyuyamadım. Köyün muhtarını çağırdım. Köyle ilgili bilgi vermesini istedim. Akşamki olaydan sonra bana verdiği bilgi şöyle: Geçen gün köye 5 cemse dolusu asker geldi. Bana, köyde 7 den 70’e kadar kim varsa çağır dediler. Bütün köylüleri çağırdım, köyün meydanı doldu. Yüzbaşı konuşmasında dün bu köye teröristler (PKK) gelmiş. Birinin evinde de yemek yemişler. Hanginizin evinde yemek yemişlerse söylesin. Kimseden ses çıkmayınca, bu sefer “kim ki evinde PKK’lıya kapısını açıp yemek yedirdi söylemiyorsa anasını, kızını …, ederim” dedi. Peki, köylüden ve senden bir ses çıkmadı mı? Efendim çıkmadı. Sadece ‘haklısınız’ dedik. Daha, daha dedim. Muhtar, “bu sefer de beni sıkıştırıp deşme beyim, çektiğim sıkıntı bende kalsın” dedi…
Köyden ayrılarak ilçeye, Kaymakamın makamına gittim. Orada hâkim, savcı, jandarma komutanı ve belediye başkanı ile bir araya geldik. “Maksadım sizi ziyaret etmekti, köylerle ilgili sıkıntılarınız ve bu vesileyle sizlerin bu ilçede şikâyetiniz var mı?” dedikten sonra, Jandarma komutanına hitaben; “Komutanım gece 12 den sonra evinizin kapısı çalınsa ne yaparsınız, kapıyı açar mısınız?”Açarım dedi, başınıza silahlı 4 kişi çıkarsa ne yaparsınız? Buyurun derim dedi. İşte dün gece benim başımdan böyle bir olay geçti. Tahminen 16 -22 yaşlarında 4 silahlı ile karşı karşıya geldim. 5 saat onlarla konuştum, beni tehdit ettiler, sizi dağda misafir ederiz dediler. Benim ölüm çıkar dedim. Orada kaymakam, hâkim, savcı ve belediye başkanı hayretler içinde beni dinledikten sonra, hemen şunu ilave etmek gereğini duydum. Bizler ne yapıyoruz, köydeki muhtarın söylediklerini anlattım ve dedim ki: “Gece PKK zulmü, gündüz güvenlik görevlilerinin baskısı ve yaptırımı karşısında, vatandaş kime yaransın?...”
Bu gördüklerim ve yaşadıklarımın tarihi 1991’dir.
O tarihlerde teröristlerin sayısı 3-5 bin kişi olarak tahmin ediliyordu. Bugün siz takdir ediniz, bunlara yandaş olmadığımız için 1994 tarihinde doğduğum 800 m2 kapalı ev alanında 85 baş küçük ve büyükbaş hayvan içinde olmak üzere diğerleri ile birlikte 11 ev ve bir değirmen yakıldı, kül oldu. Bu durumun bilgisi geldiğinde; Sayın Süleyman Demirel Başbakandı, Erdal İnönü Başbakan Yardımcısı idi. İkisine de telgrafla durumu bildirdim. Hiçbir netice elde edemedim. Bundan sonrasını siz takdir edersiniz. Bir misal olarak bizim köyde elektrik var, içme suyu evlerde akıyor, yolu asfalt, ipek böceği islim binası; Arazi sulama kanalları var. Şu anda hepsi kapalı, hiçbir tarla ekilmiyor. 360 haneli köyde 30 -40 hane kalmış durumda. Kalanlar da yaşlı olup, ömrünün son demlerini köylerinde tamamlamak isteyenlerdir...
Sadece bizim köyde yaşayanlardan 65 aile İzmir’e yerleşmiş. Bursa, İstanbul, Ankara, Adana, Mersin, Antalya ve Muğla illerinde bu rakama yakın insanlarımız kendilerine iş bulmuş veya iş kurmuş, evlerini almışlar, çocukları ilkokulda, lisede okuyor. Üniversitede olanlar da vardır. Bunların tamamı hayatlarından memnun… Bir kısım aileler de, Vanlısı, Batmanlısı, Siirtlisi ve Mardinlisi, Orta Anadolu’ya ve Ege’ye, kendi evleri, aile/akraba çevreleri ve memleketlerinden kaçarak gelmişler.
Bu insanlar eğer bölücü olsalar batıya doğru gelirler miydi?
Şimdi size söylemek istediğim bir düşüncemi ifade etmek, açıklamak istiyorum.
Bu ülkede barış içinde beraber yaşayanlar: Alevi-Sünni, İsevi-Musevi, Kürt, Laz, Arnavut, Boşnak, Çerkez, Türk, Arap, Ermeni, Yahudi, Rum, Elen ve buna benzer sözlerin kullanılış biçimleri, insanları rencide edecek tarzda olmamalı? İnsanlarımızı birleştirmekten çok, ayrıştırma amacı güden bu tür sözlerden milletçe kaçınmalı ve sakınmalıyız. Ülkemizde faklı “ana dil, din, inanç, mezhep ve lehçelerin varlığını” kültürel bir zenginlik olarak kabul etmeli ve bu vatandaşlarımıza karşı çok hassas ve saygılı davranılmalıdır.
İşte bu duygu ve düşüncelerimi, kendi yaşamımdan örnekler vererek size iletmek ve aracılığınızla kamuoyunu bilgilendirmek istedim. Değerlendirilme şeklini, bütünüyle sizin takdirlerinize bırakıyorum.
Selâm ve saygılarımla.,
Enver TURGUT
             Ankara: 17 Mart 2016
TES-İŞ Sendikası Genel Başkanı
13. ve 14 Dönem Kayseri ve İzmir Milletvekili
Demokratlar Kulübü Başkan Vekili
SEN-DER, Sendikacılar Derneği Başkanı
İletişim,  GSM: 0 532 367 23 77
İletişim, e.Mail: enverturgut06@gmail.com

8 Haziran 2015 Pazartesi

Myanmar'dan yükselen çığlık. Arakan Müslümanlarına yapılan zulüm, işkence ve soykırım... Gaflet, dalalet ve hıyanet içindeki SÖZDE Müslüman (özde İblisin askeri ve paraya tapan müşrik) devlet ve hükümet adamları!..

ARAKAN AĞLIYOR! dünya Müslümanları; İslâm ülke, devlet ve hükümetleri ağır töhmet altında!..

Bütün İslâm Devletleri, bu sözde devletlerin hükümetleri ve Dünya Müslümanlarının BÜYÜK UTANCI, KORKUNÇ YÜZKARASI!.. Myanmar'da Müslüman katliamları ve Arakan Cehennemi
Orada çekilen müthiş acıları, derin ıstırap, katliam, zorunlu tehcir, sürgün ve soykırımları her hangi bir Müslüman (İslâm)  Gazeteci, Yazar, hükümet yetkilisi, devlet adamı, din görevlisi veya münevver, mütefekkir değil; Yüz Binlerce Müslüman devlet, din görevlisi ve sözde aydın veya mütefekkirden üstün olduğunu bu çalışması ile ispat ederek dünyaya duyuran: Hıristiyan Gazeteci Sophie Ansel yazdı, bildirdi ve ilân etti: "Myanmar Hükümeti Gücünü Korumak İçin İki Dini Birbirine Düşman Etti"
"Biz Tarifsizler, Bir Myanmar Tabusu" adlı kitabının Hıristiyan yazarı, İnsan Hakları Savunucusu ve insanlık davasının yılmaz takipçisi, cesur ve korkusuz Ansel, Arakanlı Müslümanların çaresiz biçimde çıktıkları zorunlu göç, yani mecburi tehcir yolculuğunda, putperestler tarafından alçakça rencide edildiklerini, alçakça ve kalleşçe katliamlara maruz kaldıklarını; Bu vahşet, insanlık dışı kalleşçe cinayet ve işkencelerden geri kalabilenlerin ise sonuçta "köle olarak satıldıklarını" belirtti.
Arakanlı Müslümanların (Rohingyalar) maruz kaldıkları şiddeti, öfke, kin, intikam, katliam, insanlık dışı eziyet, zulüm ve nefreti kendi ağızlarından anlattıkları ilk kitabın Fransız yazarı Sophie Ansel, bu insanların çaresiz biçimde çıktıkları göç yolculuğunda, "bir cehennemden başka bir cehenneme geçtiklerini" ve "köle olarak satıldıklarını" belirtti.
Ana ve asli vatanları, kendi öz toprakları olan ülkelerini terk etmek zorunda bırakılan,; Kimsesiz, sahipsiz ve Başta Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti olmak üzere, bütün dünya Müslümanları tarafından sahip çıkılmayan Arakanlı Müslümanlardan Habiburrahman'ın Arakan'da son üç yılda yaşananları kaydettiği notları kendisiyle paylaşması üzerine, "Biz Tarifsizler, Bir Myanmar Tabusu" adlı kitabı yazan Ansel, AA muhabirine Myanmar'da yaşanan etnik ve dini zulümle ilgili değerlendirmelerde bulundu.
Arakanlı Müslümanlara Budistler tarafından yapılanların kökeninde siyasi bir manipülasyonun yattığını ifade eden Ansel, Myanmar hükümetinin Arakan'da gücünü korumak için iki dini birbirine düşman ettiğini belirtti.
MEZALİM İSLÂM ALEMİNİ SARDI..
Bir tarafta kâfir gürühunun kelle kesen lejyonları; Diğer tarafta Müslümanlara eziyet, zulüm, işkence, soykırım ve mezalim uygulayan pervasız putperestler!.. Herkes soruyor: Nerede bu dünya Müslümanları ve dünyanın sözde Müslüman devlet ve hükümetleri; bölgesinin kendini beğenmiş kibirli kâfir diktatörleri nerede?...
Arakanlı Budistlerin Myanmar'dan ayrılıp bağımsız devlet kurma talepleri olduğunu anımsatan Ansel, "Myanmar devleti, Arakan'da hakimiyetini sağlamak için iki dini birbirine düşürüyor. Budistleri kendine çekmeye çalışıyor. Arakan'da sadece Budistler olsaydı devletin bu kadar kontrolü olmazdı" dedi.
Bu doğrultuda Müslümanlara karşı nefretin devlet tarafından körüklendiğinin ve Budistlerin devlet tarafından üstün tutulduğunun altını çizen Ansel, "Eğer devlet Müslümanlara yönelik bir apartheid uygulamasaydı, Arakan'da iki dini topluluk bir arada yaşayabilirdi" ifadesini kullandı. 
Myanmar'da genel olarak Arakanlı Müslümanlara karşı önemli ölçüde tepki olduğunu ve birçok insanın Arakan'a yardım götürülmesini dahi engellemeye çalıştığını söyleyen Ansel, "Müslümanlara karşı ırkçılık 50 yıllık diktatörlüğün eseri, bu nefretin geçmesi için en az bir iki yeni kuşak lazım" şeklinde konuştu. 
"Arakanlı Müslümanlar köle olarak satılıyorlar"
Ülkelerini terk eden; Zorunlu tehcire tabi tutulan, ana vatanlarından sökülüp atılan, kalleşçe kovulan, sürülen Arakanlı Müslümanların çaresiz biçimde çıktıkları göç yolculuğundaki dramlarının komşu ülkelerde de devam ettiğine dikkati çeken Ansel, "Arakanlı Müslümanlar göçle bir cehennemden başka cehenneme geçiyor" yorumunda bulundu.  Bu insanların, başka gidecek yer veya kendilerini kabul edecek Müslüman ülke bulamadıkları için en çok sığındığı ülkelerden Tayland ve Malezya'da insan kaçakçısı çetelerin eline düştüğünü anımsatan Ansel, "Rohingyaların yaşadığı sıkıntılar Myanmar sınırında bitmiyor, komşu ülkelerin ekonomisinin gelişmesi için köle olarak satılıyorlar" dedi.
BU SOYKIRIMA KARŞI ÇIKMAKTAN KORKAN sözde İSLÂM ülkeleri; İSLÂM hükümetleri ve DEVLET adamlarına LÂNET OLSUN
Başta Amerika ve İsrail olmak üzere, dünyanın pek çok Yahudi, Hıristiyan veya dinsiz, pagan ya da ateist ülkesi bir tek vatandaşlarının, dindaşlarının veya ırkdaşlarının burnunun dahi kanamasına izin vermezken!.. Myanmar halkı ve hükümeti tarafından ülkede meskün ve Arakan’ın asli unsuru, asli sahibi, yerlisi olan Müslüman halka yapılan toplu katliam, sürgün ve soykırım’a seyirci kalınması iğrenç bir duyarsızlık. Hani domuz ülkelerinde milyarlarca dolar yatırım yapan ve kâfirin ekonomisini ayakta tutan Arap Şeyhleri? Diğer sözde İslâm ülkelerinin etkili, yetkili, şımarık ve ukalâ devlet başkanları, diktatörleri nerde? Kardeş Müslümanların kâfir elinde eziyet, mezalim ve işkenceye maruz kalması karşısında.; Adına Myanmar denilen iblis ülkesine, cani halkına ve insanlık düşmanı hükümetine nota üstüne nota çekmeyen, savaş ilân etmeyen, asker göndermeyen ve din kardeşlerinin bu dinsiz domuzlar elinde helâk olmasına seyirci kalan bütün İslâm ülkesi yetkili, sorumlu ve görevlilerinin Allah belâsını versin… Tıpkı bir fahişe gibi iki yüzle ve çifte standartla dans eden Birleşmiş Milletler ve kâfir ülkeleri ile âlem icra eden sözde İslâm Konferansı Örgütü de kahrolsun. Olaya duyarsız kalan sözde insan hakları örgütleri de..
Ey insanlık ve ey Müslümanlık!..
Bu din kardeşlerine yeterince ve gerektiğince sahip çıkmayan, yardımcı olmayan ve kâfirin zulmüne karşı sessiz, sorumsuz ve duyarsız kalarak; Dininin emrini yerine getirmeyen, zalime karşı durmayan onursuz ve sorumsuz; Hakikatte şeytanın askeri insanlık düşmanı “Müslüman kılığındaki kâfirlere” karşı duyarsız kalma. Mümkünse elinle, değilse paranla, o’da yoksa dilinle veya gece-gündüz bu güruha lânet ederek görevini yap…   

25 Mayıs 2015 Pazartesi

İnsan Hakları, Adalet ve Hukuk: "sadece ve yalnızca" İyi, Namuslu, Dürüst, Onurlu ve Sorumlu İNSAN'lar İçindir.

Namuslular da, EN AZ "namussuzlar kadar" cesur, atılgan, çalışkan ve sağlam; Bilhassa çok onurlu, mutlak sorumlu ve her daim bilinçli, "farkında" olmalıdırlar!..

Her derece ve düzey SEÇİM'lerde; Seçim sürecinin en onurlu biçimde; Eşit, adil, saydam ve dürüst işlemesini sağlayamayan; Sandığa var gücüyle sahip çıkmayan; Seçim öncesi hazırlık dönemi ve sandık başı ile seçim sonrası hile-desise, alçaklık ve nitelikli sahtekârlıklara karşı "YETERLİ VE GEREKLİ" önlemleri almayan ve "ta ki, gerçek, adalet ve hakikat tecelli edinceye kadar" tam bir dirayet, yüksek irade ve faziletle hukuk mücadelesi vermeyen Parti "keellem yekün yok", mensupları ve bilhassa sorumlu yöneticileri onursuz, sorumsuz, namussuz, insanlık, adalet, hukuk ve millet düşmanı hükmündedir!... 
ÇÜNKÜ!.. 
"Hüküm ve Hikmet, sadece ve yalnızca ADALET ile kaim ve mümkündür"
B İ L İ N E  

1 Ekim 2014 Çarşamba

İnsan Hakları, Evrensel Adalet ve Küresel Barış Yönünden; Din Tüccarlığı, Bid'at Tellâllığı ve KURBAN!..

İnsan Hakları, Evrensel Adalet ve Küresel Barış Yönünden
Din tüccarlığı, Bid’at tellâllığı ve Kurban
Mustafa Nevruz SINACI
            Arı-duru, saf, salim (diri) ve saydam (herkesin, her kesimin anladığı/bildiği, iç dünyası ve gönül huzuru ile) halk içinde Hak’ı; Doğruluk, dürüstlük, iyilik, güzellik, güvenlik, adalet ve içtenlikle “acaba!’sız” yaşadığı) İslâm; Adı icabı barış, adalet ve selâmetin sebebi, hikmet ve teminatıdır. Yani milletlerin yaşamında barış, adalet, huzur/refah/emniyet ve selâmet varsa, orada İslâm var; Müslümanlar hâkim, adalet mevcut ve ‘dürüstlük’ hükümran demektir.
            İslâm’ın, bu neticeyi amil olarak hayat bulabilmesi için dosdoğru yaşanması; Nasıl ki, hayat iksiri olan Suyun formülü “İki Hidrojen ve bir Oksijen (H2+01) ise ve suyun başka bir terkiple teşkili mümkün değilse; İslâm’ın da ‘Asrı Saadet devrinde olduğu gibi’ yaşanmadığı, orijinal haliyle emirlerinin uygulanmadığı.; Kerahet, günah, haram ve yasaklarından şiddetle kaçınılmadığı takdirde formül oluşmaz, maya tutmaz, ibadet ve dualar kabul olunmaz. Dinin formülü tam ve doğru biçimde uygulanmadıkça İslâm hayat bulmaz. Dolayısıyla, Müslüman olmaktan beklenen huzur, güvenlik, barış, bereket ve bolluk da asla gerçekleşmez…
            İslâm Coğrafyasında hüküm süren açlık, yokluk, fakirlik, cehalet, felâket ve savaşın nedeni:, İki yüzlülük, mürailik, fitne/tefrika, kibir, rüşvet, iltimas, ayırma/kayırma, haksızlık, yolsuzluk, yalan-talan, adaletsizlik, namussuzluk/sahtekârlık, hurafe/bid’at ve şeytana ibadet ile din tüccarlığı olup; Esasen “din tüccarlığı” bu mazarrat, sefalet ve felâketler ile “kan, yalan ve haramdan müteşekkil” saadet zincirlerinin yegâne sebebidir. Bu nedenle Filistin asırlardır kan ağlar. Millet kan ağlarken, bir avuç haramzade, kâfir uşağı “Karun” derecesinde muazzam servetler içinde yüzer. Arap kralları ile şeyh nam ceberutlar, Avrupa batakhanelerinde sefahat hayatı sürer; Afgan yöneticileri ABD’de ‘sahibi oldukları’ lüks otel/lokantalar işletir; Terör ve tedhiş örgütlerinin AB+ABD adına sahipleri (taşeronları) lüks içinde domuz gibi yaşarlarken;,
Diğer (sözde) İslâm ülkelerinin emanetçi, hıyanetçi, vali ve despotlarının da bu mel’un, mürai ve ihanet erbabından farkları yok. Tamamı, fakirlikten kırılan ekser halklarına rağmen inadına zengin, hadsiz-hesapsız servete sahip; Lâkin bütün varlıkları şaibe, şüphe, haramlık, haksızlık, kanunsuzluk, sahtekârlık, dinsizlik ve yolsuzluk, irin, kin ve pis kokulu nemrut hanedanıdır.
            Sonuçta: Yüce Yaratıcının, bütün nimet ve servetleri ayaklarının altına serdiği İslâm ülkeleri kan revan!.. Cehalet, felâket, açlık, yokluk ve yoksulluk içinde. Suriye’de Müslüman olduğu iddia edilen kimseler açlıktan ölüyor; Vatanlarını terk edip kaçanlar perişan. Çocuklar organ mafyasının, genç kızlar ve kadınlar fuhuş patronlarının eline düşmüş durumda. Kendini kurtarabilen onurlu erkekler çöpçülük ve dilencilik yapıyor, diğerleri ise hırsız ve gaspçı!..
            Şimdi sorulur: Be hey Osmanlı coğrafyasının asi/hain, zalim, bedhah ve günahkârları; Arap, Fars, Filistin, Afgani, Berberi, Yunan, Ermeni, Yahudi ve sair sapkın halkları; Neden ve niçin?, henüz dünyada eşi emsali görülmemiş bir güvenlik, huzur, hukuk ve adalet ikliminde yaşarken; 1700 yılından itibaren kâfirle işbirliği, dessaslık, casusluk, işbirlikçilik yapıp, çanak yalayıcılığa tamah ederek Osmanlıyı sistematik bir ajitasyonla bozarak, yozlaştırıp, çürüterek, alçakça böldünüz; Velinimetiniz Türk Milletini, hain tuzaklarda kör baltalar, katliam, intikam,  tehcir ve soykırımlarla parçalayıp, kendinizi ve kaderinizi bu günlere mahkûm kıldınız?
            Ve ey Müslüman Türkler, iyi insan, iyi vatandaş ve samimi dindarlar; Sizler ki, neden İslâm’ın tertemiz yolundan ayrılarak, sapkınların hain tuzak ve kirli kucaklarına düşüp; Ehli Sünnet Ve’l Cemaat yolunu terk ederek, Bid’at ve hurafelere daldınız? İhanet şebekeleri, dönme-devşirme düşman ve hain işbirlikçileri tarafından sinsice, şeytanlıkla, kurnazlıkla inşa edilen Sağcılık-Solculuk, Alevilik-Sünnilik, Mezhepçilik, Tarikatçılık ve Cemaatçilik yoluna neden saptınız? Bütün Müslümanlar kardeş ve ıstılahta her Cami bir Cemaat değil midir?
            Gelin şimdi; Önce Bid’at, Hurafe, yalan ve yaftalardan kurtulalım. Meselâ bu Kurban Bayramında, sadece Mekke’de, Hac farizasını icra edenlerin kesmesi farz olan Kurban’ı artık biz kesmeyelim. Sadece ‘Kutsal Kâbe Buluşması’, Müslümanların “Yıllık olağan evrensel Kongrelerini”, tam bir inanç, iman/ibadet şuuru içinde bilinçle kutlayalım. Bid’at, kötü adet ve hurafeleri terk ederek, ülkemizi haksızlık, yolsuzluk ve yoksulluktan kurtarmaya çalışalım.
            Bu samimi, ilmî ve kalbi duygularla; Hak ve hakikat adına Türk, İslâm ve İnsanlık âleminin “Aziz ve mübarek Kurban Bayramlarını” tebrik eder; Dünya Müslümanlarının “Kutsal Kâbe Buluşması ve Büyük İslâm Kongresi’nin” hayırlı-uğurlu, kademli, yararlı; “Evrensel Adalet ve Küresel Barış” cihetiyle etkili ve kutlu olmasını dilerim.  

3 Temmuz 2014 Perşembe

BİZİM TEK SORUNUMUZ VAR. O'DA "ÇİN MEZALİMİ, ESARET, VAHŞET, SOYKIRIM VE DOĞU TÜRKİSTAN"

 BİZİM TEK SORUNUMUZ VAR. O'DA "ÇİN MEZALİMİ, ESARET, VAHŞET, SOYKIRIM VE DİNMEYEN KAN DOĞU TÜRKİSTAN"

BİZİM TEK SORUNUMUZ VAR. O'DA "ÇİN MEZALİMİ, ESARET, VAHŞET, SOYKIRIM VE DİNMEYEN KAN DOĞU TÜRKİSTAN"
ÇİN / UYGUR TÜRKMENLERİ
VE; Prof. Dr. ELUCA ATALI'NIN YENİ KİTABI
KERKÜK TÜRKMENLERİ

30 Haziran 2014 Pazartesi

Acil ihtiyaç: İyi insan, onurlu ve sorumlu vatandaş!..

Acil ihtiyaç: İyi insan, onurlu ve sorumlu vatandaş!..
Mustafa Nevruz SINACI
GALİP BARAN
            Çok garip bir tecelli! İyilerin sorumsuzluğu, toplumsal yaşam biçiminde oluşan kalite kaybı, yozlaşma, çürüme ve yolsuzluklara karşı duyarsızlık!.. Buna mukabil kötülerin arsızlık, azgınlık ve kanun/kural tanımazlık nedeniyle, medeniyette meydana gelen büyük kırılma!
            Tekâmül nazariyesi tersyüz oldu; Başta Einstein’in izafiyet teorisi olmak üzere; Pek çok ahlâkçı, sosyolog ve fizikçisinin teorileri anlamsızlaştı. ABD Neoconlarının tanrısı, aziz Samuel (Hungtinton)’un büyük bir palavracı olduğu ortaya çıktı. İnsan hakları, adalet, hukuk ve eşitliğe dair kurallar ve kurumlar buharlaştı. Öncelikle, emperyalist kurulumlu Yahudilik; Sonra “din ticareti odaklı vahşet, ötekilere engizisyon, Müslümanlara jenoside, dünya çapında hırsızlık, yolsuzluk, terör ve tedhiş mesleği haline gelen Hıristiyanlık; İnancında çürük, ilimle amel etmeyen, söylem ve eylem uyuşmazlığına düşen; İslâm kisvesi altında kâfir bozuntuları; Medenileri, insani değer ve yüksek yaşam formu’nun kahir ekseriyetini fena bozdu!..
Artık, ne büyük bir utançtır ki., Yıllardır Müslüman olduğunu iddia eden kişi, toplum, cemaat ve devletler rüşvet, yolsuzluk, ayırma-kayırma, taammüden cinayet, pahalılık, anarşi, terör, tedhiş, ırza geçme, insan hakları ihlâlleri, adalet ve hukuka tecavüz, fuhuş, livata ve sair âdi, süfli, meşrebi iğrenç ve lânetli, şeytani haller dolayısıyla eriyor, çürüyor, kokuşuyor...
             İşte böyle bir ortamda herkesin ve neredeyse her kesimin;
*  Aşırı tükettiği,
*  Çevreyi kirlettiği,
*  Rüşvet verdiği/aldığı,
*  Her şeyi devletten beklediği,
*  Trafik kurallarını ihlâl ettiği,
*  İmar yasasına aykırı işler yaptığı,
*  Vergi kaçırdığı (kul hakkı yediği),
Yani, sayılan alanlarda YOLSUZLUK yaptığı, (kendisi yapmasa da, kötülük yapana ses çıkarmadığı); Parayı verenin düdüğü çaldığı, bal tutanın parmağını yaladığı, devletin malı deniz, yemeyen domuz anlayışının yayıldığı; gemisini kurtaranın kaptan olduğu, dokunmayan yılanın bin yaşadığı Türkiye’de.; Yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesini özümsemiş Galip Baran gibi Milli Kahraman, iyi insan, iyi vatandaş, namuslu, dürüst, ilkeli, onurlu ve sorumlu yurttaşlara MUTLAKA ve ACİLEN İHTİYAÇ VARDIR.
Hiç kimsenin, nereyse hiç kimsenin;
*  Aşırı tüketmediği,
*  Çevreyi kirletmediği,
*  Rüşvet vermediği/almadığı,
*  Her şeyi devletten beklemediği,
*  Trafik kurallarını ihlâl etmediği,
*  İmar yasasına aykırı işler yapmadığı,
*  Vergi kaçırmadığı (kul hakkı yemediği),
Yani, sayılan alanlarda hiç kimsenin, Yolsuzluk yapmadığı, (parayı veremeyenin de düdüğü çaldığı; bal tutanın parmağını yalamadığı; devletin malının deniz, yemeyenin domuz sayılmadığı, gemisini kurtaranın kaptan olmadığı, dokunmayan yılanın bin yaşamadığı) ileri, mamur, müreffeh ve medeni “hukuk devleti olan” bir Türkiye’de “Yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi’ni” özümsemiş Galip Baran gibi insanlara İHTİYAÇ KALMAYACAKTIR!...
GALİP BARAN
Yolsuzluk: Görev ve yetkiyi kötüye kullanmak, yasaya, kurala, yönteme aykırı iş yapmak; Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz. (Ziya Paşa) Sorun Bencillik, yani Hodkâmlık; Çözüm Sencillik, yani Diğerkâmlıktır; Dünya’yı kurtarmak istersen EĞER, Diğerkâm olman YETER! (Galip Baran) Diğerkâm (özgeci, elci, el sever ): Kendi yararından çok başkalarını düşünen; Halk’a, (Devlete ve millete) yararlı olmaya çalışan; başkalarının iyiliği için elinden geleni esirgemeyen; başkalarına iyilik yapmayı yaşam ve ahlâk felsefesi yapan vakıf insan…
            Bu vesileyle; Bütün İslâm âlemi ve Müslüman kardeşlerimizin muazzez ve mübarek Ramazan-ı Şeriflerini içtenlikle kutlar; Feyiz, rahmet, bereket; İlim, irfan, îlmî hayat, af ve mağfiret; Günlük yaşam boyutunda: Karşılıklı mutlak saygı, yaratandan ötürü sevgi, hoşgörü, barış, anlayış, hürmet, muhabbet, tam dürüstlük, adalet ahlâkı ve fazilete sebep olmasını dua, temenni ve niyaz ederim….
          Orucunuz kutlu, yaşamınız huzurlu, onurlu, sorumlu, güvenli ve mutlu olsun;
İnşâllah!..
*
Not: Mevcut takvimlerin ve diyanetin imsak vakti yanlış olup; Vatandaşa “en az bir saat fazladan oruç tutturulmak suretiyle” alenen zulmedilmekte ve günaha girilmektedir. Lütfen bakınız: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. B. Bayraklı, Süleymaniye Vakfı Başkanı (http://www.suleymaniyevakfi.org/bulten/imsak-vakti.html)

6 Haziran 2014 Cuma

ALİ NAİLİ ERDEM (Maarif Bakanı) ::: KONFERANS ::: "İNSAN"...

"Sen Tanrısın!.." İNSAN...

Şair-Yazar, Maarif Bakanı: Ali Naili ERDEM
Düşünce adamı, eski Sanayi ve Milli Eğitim Bakanı yazar "ALİ NAİLİ ERDEM"in geçen hafta içinde AHMET YESEVİ VAKFI’nda yaptığı “İNSAN” konulu sunumunu değerli okurlarımıza aynen sunuyoruz.
İNSAN
Ali Naili Erdem
Size anlatacaklarım asırlardır konuşulan ve yine asırlarca konuşulacak olan İNSAN konusudur. İnsan evrenin en karışık meselesidir. Ben sizlere mini minnacık bir damla sunacağım.  Aleksi Carrey  “İnsan ki o meçhul"  diyor. İslam “insan ki o mesul” diyor. Bilim hem bu meçhulü ve hem de evrenin  yaradılışını çözememiştir.
Yorumlar var. Efsaneler var. Bizler baştaki meçhulle, sondaki bilinmezin arasındayız. İlk atamız dünyaya nereden geldi bilen yok.
Hint efsanesine göre önce karanlık ve sessizlik vardı. Tanrı karanlığı ve sessizliği sevmedi, ışık ve ses sadır oldu. Bu ses ne ısırgan otu gibi vücudu dalayan, ne sülük gibi hoşgörüyü emip yok eden ne balyoz gibi beyine inen ve ne de gönlü kırıp döken bir sesti.. Herkesin bir sıcak, bir dost sese gereksinimi  olması nedeniyle O ses Sevgi doluydu. Muhabbet  doluydu. Dostluk doluydu. Merhamet ve şefkat  doluydu. O ses iyiliğin, güzelliğin ve mutlak  hakikatin peşinde olan sesti. Yaradan bunlarla mutlu oldu. Ve evren gerçekleşti.
Bilim adamları büyük patlamanın sonunda evrenin yaratıldığını deneyle ispatlamak için İsviçre de bir müthiş deneyi gerçekleştirdiler. Ve TANRI PARÇACIGINI bulduk dediler. Deney Avrupa Nükleer merkezi CERN de yapıldı. Deney yapılan salonların bütün duvarlarında "Nereden geldik: Nereye gidiyoruz" yazılıdır. Bizde devlet olarak bu çalışmaların içindeydik. Ancak son zamanlarda çıktık.
Neden çıktığımızı anlamak mümkün değil. Tasavvuf, Tanrı görünmek istedi ve kendi güzelliklerini sergileyerek o güzelliklerin içinde kendini seyretti yorumunu getiriyor. Yani tüm kainat insanın içinde insanda o kainatın içindedir. Kısaca bütün evren onun yansımasıdır.
Nur ve Evrendir. Adem evrenin kendisidir. Yani görülmeyenin görünür halidir. Eşref Rumi Hazretleri "Biz evreni aşk ve dostluk üzerine yarattık" buyuruyor. Aşk ve dostluk sözcükleri sonsuz hazineleri bünyelerinde taşıyan efsunlu sözcüklerdir ilahi bir sarhoşluk olan aşkta secde edenle, secde edilen tevhit olur. Ve sonsuzluk ancak aşkla kazanılır. Bu sebepledir ki ibadetlerin en güzeli aşktır.
Nurettin Topçu hoca "Aşk, varlığı var kılan iksirdir." diyor. Mevlana "aşk olmasa dünya donar. Âşık ol ki canlı kalasın" anlayışını yaşam felsefesi yapmıştır.
Bir adım daha ileriye atarsak orada Mecnun'un Leyla'nın sokağından gelen köpeği kucaklayıp
yüzünü gözünü öptüğünü görürüz. Aşktan ve sevgiden yoksun olanlar bir müddet toprağın üzerinde bağrışırlar, tepinirler, dövüşürler ve boğuşurlar ta ki toprağın altına girinceye
kadar. Orada yok olup giderler.
Her iki dünyayı yaşanır kılan aşk, sevgi ve dostluktur. Bunu bilenler insaniyetin, insanlığın
merdivenlerinden yukarılara yükselirler. Bilmeyenlerse böceksi yaşamlarını noktalarlar.
Goethe "Kinleri ancak sevgiyle yeneriz" diyor. Sevmek gerçek yaşayıştır. Sevgisi olmayan
hakikate ulaşamaz. Cennet, cehennem sözcüklerindeki cehennem sevgisizliğin adıdır.
Sevgi insanların birbirlerinin yüzüne bakmaları değildir. Birlikte ayni yöne bakmalarıdır. Unutmayalım ki sevgi yüzlerin ve gönüllerin pasını siler. Doğrusu çocuğuna inanç ve sevgi aşısı yapmadan hayata salanlar Dünyamızın ilk ve en gaddar zalimleridirler.
Ancak ne yazıktır ki uygarlığın bu noktasında insanlar hala silahların yerine sevgiyi koymamıştır.
Anlaşılan o ki silahların peşinde koşanlar sultanlığı bırakıp hizmetkârlığın peşinde koşanlardır. Dostluğa gelince, dostluk ruhun derinliklerinden gelen bir özveri ve bir sevgi kaynağıdır. Dünyamızda ender olarak rastlanır. Hazreti Yusuf'a kardeşleri bile dost olmamıştır.
Kalenderoğlu "Gün akşamlıdır. Çıkası bir can için kişi dostunu ele vermez" der.
Ozan Aşık Veysel "Bir dost bulamadım / Benim sadık yarim kara topraktır." mısralarında sesini duyurmuştur. İmam-ı Cafer “Yüz dostun varsa doksan dokuzunu terk et. Biri ile de sık görüşme" derken Epikür "Dostluktan daha büyük zenginlik yoktur" demiştir.
Bir örnek vermek gerekirse: Ashabı kiram "Ya Muhammet size bu akşam suikast tertip ettiler sizi yatağınızda öldürecekler deyince Hazreti Ali Ya Muhammet müsaade et bu akşam yatağınızda ben yatayım "demiştir. Dostluk ve dost budur işte. Canı azizinizi aziz kıldığınız dostunuz için verebilmektir.
"Yirminci yüz yıla barış ve huzur yılı olarak baktık. Ve dedik ki on dokuzuncu yüz yılın o korkunç dünya savaşları ve ölümleri ve işkenceleri artık mazide kalmıştır. Olmadı Ve insanlar el ele verip mutluluk şarkılarını yine söyleyemediler.
Şimdi Dünyanın birçok yerinde insanlar bir kâbusu yaşar gibidirler. Oralarda hiç kimse sevgiden söz etmiyor. Herkes adeta bir kin kışkırtıcısı… Adeta ali kıran baş yaranlar dönemidir. Sükunetin, zeminlerinde varlıklarını sürdürenlerin, kavgasız, nizasız bir ortamı var edenlerin de başına gelmedin bela kalmıyor. Peki nedir İNSAN? Yüzlerce tarifi var. İslam "İnsan imandır" diye açıklıyor.
Hint kutsal kitapları Upanişatlar "Sen Tanrısın" diyor. TANRI…
Beyaziti Bestami "Bana şükürler olsun" demiştir. Yahya Kemal "Bir sır gibiyiz az çok ilah
olduğumuzdan" mısraındadır.
Kuantum bilimsel bir izahla "Birbiriyle sonsuz saniyede haberleşen ve etkileşen atomlardan
oluşmuş varlıktır" diyor insan için. "Her parça bütünden ayrı değildir. Parça bütünün bilgisini taşır. Parçanın başına gelen bütünün başına gelir. Ve evren yaratıldığından beri bir tek atom yok olmamıştır" diyor.
Hallacı Mansur "Beni gören, onu görür. Onu gören ikimizi birden görür" Ken'an Rifai Hazretleri "İnsan göklere yükselmek için yere gönderilmiş bir Tanrı parçasıdır "demiştir.
Nietzch "İnsan maymundur Tanrı olmaya yöneldi" diye- tanımlamıştır. O gün bugündür bir çok düşünür dünyamızdaki buhranları, sakatlıkları, felaketleri bu anlayışa bağlamaktadır. Tanrı'nın yerini insan alınca her yer bozuldu diyorlar.
Büyük sözlüklerde insan "iki elli, dik duran, konuşan akıl sahibi memeli "olarak tanımlanıyor.
Akıl sahibi olma düşünce yeteneğine sahip  olmaktır. Düşünme zahmetine katlanmayanların
malzemesi küfürdür. Ve eğer insan söylendiği gibi eşrefi mahlûk ise edebin zeminlerinde var olan kelimelerle konuşur: Devlet adamı argo konuşmaz. Çürümüş, kokuşmuş kelimelere itibar etmez. Malum sokakların havasından uzak utanma duygusu olan kelimelerle konuşur.
Böyle konuşmazsa ne olur diyebilirsiniz. Hemen söyleyeyim devlet onurunu kaybeder. Bu kaybediş para kaybetmeye benzemez. Onurunu kaybeden devlet ciddiye alınmaz.
Ogüst Kont insanı "Toplum prizmasının zirvesidir" diye noktalamış. Hangi zirve? Dünyanın birçok yerinde eşya bile değil. Demokrasinin olmadığı ülkelerde ise esamisi okunmaz. Mutfaktaki tuzluktan bile değersizdir.
Paskal "insan düşünen bir kamıştır." Bu noktada “Mevlana'yı hatırlamamak mümkün mü?” Duy şikâyet etmede her an bu ney" mısraıyla başlar Mesnevi.
Ney, yani kamış yani ruh ve mana dünyasının sesi... Yani düşünce ikliminin armonisi... Düşünce insanın haysiyetidir. Düşünceyi yasaklarsanız insan ya bir salyangozdur ya da bir tahta parçası. Düşüncenin yasaklanması demek mezarlıklardan gelecek sesi beklemektir. Mezarlıklar ise ses vermez. Ve eğer düşünce bir dikenli taç haline gelmişse korku imparatorluğu insanların boğazına yapışır.
PYTHAGORAS "İnsan düşüncesini matematik düzene sokmağa çalışmıştır.
Kur'an "Düşünmüyor musunuz? Akıl etmiyor musunuz." buyuruyor. Kur'anın 854 yerinde ilim kelimesi geçmektedir.
Dekart" düşünüyorum öyleyse varım" sözleriyle varlık sebebini düşünceye bağlamıştır. Bu anlayış geri kalmış ülkelerde düşünüyorum öyleyse varım olarak değil vurun olarak algılanmıştır. Ve vurdular, halende vuruyorlar.
Bu noktada var olmak nedir diye sorulduğunda düşünmek ve hareket etmektir diyebiliriz. Hareket etmek evrenin süre gelen niteliğidir. Nitekim kıtaları taşıyan plakalar yılda 15 santim hareket etmektedir. Yirmi bin yaşındaki Everes dağı yılda üç ila beş milimetre büyümektedir .
İslamda da, Hıristiyanlıkta da insan evrenin efendisidir. İnsan otuz elementten yaratılmıştır. Beynimiz ortalama on milyar sinir hücresinden yapılmıştır. Ancak bugün bile beynin tamamına girilememiştir. Demek ki Aleksi Carrey'in "İnsan ki o meçhul " saptaması devam ediyor.
Biologlara göre dünyamızda sekiz yüz bin ile dokuz yüz bin civarında hayvan türü yaşamaktadır. İnsan türü genel olarak Akdeniz ırkı, Asya ve Amerikan tipi, Habeş ve Malezya tipi ile Avustralya, Seylan tipi olarak dörde ayrılır.
Son bilimsel araştırmalar maymunun evrimleşerek insana dönüşmesinin mümkün olmadığını
kanıtlamıştır. İnsan insan olarak maymunda maymun olarak yaşamda yerini almıştır.
Bilim "KENDİLİĞİNDEN OLUŞ DÜNYAMIZDA YOKTUR "demiştir.
Öyleyse ilk insanın nereden ve nasıl dünyamızda yerini aldığı henüz bilinmemektedir. 
Efsaneler var...
Kur'an ENBIYA suresinde "Canlı olan her şeyi sudan yarattık" buyuruyor. Doğumumuzda su, ölümümüzde de yine su. Korkut Ata "Suya ecel gelmez" buyuruyor. Bizim kültürümüzde "Su gibi aziz olasın " vardır: Koka kola gibi, pepsi gibi aziz olasın deyişi yoktur. Hazreti Musa Sudan gelen manasındadır.
Ancak şunu söyleyebiliriz ki insanın evrimleşmesi durmuş değildir. Ancak o kadar yavaş ki biz anlamıyoruz: Zira bizlerde evrimleşmenin içindeyiz.
Ve insan eskisiyle kıyaslanmayacak bir gelişme ve mutluluk ortamı içindedir. Buda gösteriyor ki evrimleşme uygarlığın, uygarlıkta evrimleşmenin yollarını açıyor.
İnsan "Güçler karmaşasıdır" diyen Hobbs bir çok düşünürü etkilemiştir. Bu karmaşa nedir diye irdelediğimizde insanın iç dünyasında merhamet. Şefkat, adalet bir kulvarda seyrederken diğer bir kulvarda menfaatler, tahakküm arzusu seyretmektedir. Demokrasisi oturmamış ülkelerde en önemli mesele hukuk ve yargıdır. Memur gibi çalışan insanlardan hâkim gibi karar vermelerini veya savcı gibi davranmalarını beklemek boşunadır.
Sir Thomas Browne "İnsan soylu bir hayvandır" açıklamasını yapmıştır ki bu sağlıklı bir
akılla vicdanlı bir gönlün birlikteliği demektir.
Kuranda tüm âlem insanda özetlenmiştir. Ve insanı halifesi olarak tanımlamıştır. Halife olmanın tek şartı da İLİM dir. Ve dinimiz ilmi. Allah'a inanmaktan önde tutar. Bu yüce anlayışın kabul edildiği dönemlerde İslam en büyük medeniyetleri var etmiştir.
Hiç bilenle, bilmeyen bir olur mu, iki günü birbirine eşit olana vah ne yazık ve ilim Çin dede olsa git onu bul diyen Peygamberler peygamberi Hazreti Muhammed’in “Taha suresinde ki “Rabbim ilmimi artır” yakarışını unuttuğumuz günden bu yana medeniyetlerin öncülüğünü başkalarına yaptırdık.
Mevlana yaradılışla ilgili olarak "Rüzgârı gizledin kaldırdığın tozu gösterdin" buyurmuştur.
Sokrat "Her şey insan içindir" derken Tekke şairi Şeyh Galip "Sen evrenin özüsün " ifadesinde bulunmuştur.
Anlaşılmaktadır ki insan, aklıyla, düşüncesiyle, gönlüyle evrende bütün canlılardan üstündür. Bu nedenle de Eşrefi mahlûktur. Filozof PLATON "İnsan hem en kutsal, ve hem de en kirli yaratıktır" demekten kendini alamamıştır. Doğrusu dünyamızda yaşananlara bakınca Platona hak vermemek mümkün değildir. Diri diri gömülenler, kıymık kıymık doğrananlar, eşi emseli olmayan zulümler, şeytanı baştan çıkartacak işkenceler hala varlıklarını sürdürüyorlar. Büyük düşünür Feyz-i Hindi bu konuda insana seslenerek "Gökten yücesin, topraktan bayağı, yokluk zulmeriyle bağlıysan toprak, ilahi nurun tecelligâhı isen arş'sın" diye haykırıyor. Yani diyor eğer içinde Tanrı'nın ışığı varsa sen Tanrıların soyundansın. Böyle değil de aksi haldeysen sen ancak bir gübresin, gübresin sen. Gübre hali sana yakışmıyor. Gübre olmaktan çık. Tanrı'nın ışığını içinde yaşat ve şahikalara yüksel. Senin yerin şahikaların olduğu yerdir. Unutma ki evren bir ham madde deposudur. Ona güzellik verecek olan sensin. Artık göbeğinin altıyla, kasıklarınla düşünmekten vazgeç. Tanrının ışığı olan fazileti içinde duy. Ve Tanrının halefi olduğunu da unutma.
Ne yazık ki unutuluyor. Oysa o mertebede olan insan için her yerde hak ve dost vardır. İster meyhane de olsun ister cami de olsun o hep hakkı ve dostu görür. Onun gördüğü dosttur, dost. Alain  "İnsanın vücudu İlahların mezarıdır" açıklaması ile insanı tanımlamıştır. Buna açıklık getirmek gerekirse söylemek istediği şey şudur: Sen ey insan sen beşer üstü varlıkların icmalisin. Yani sen sadece et ve kemik ve bir bağırsaktan ibaret değilsin: Sen bunları aşan yüceliktesin.  Mevlana "O, ben, ben oyum" yakarışındadır. Şuraya kadar yaptığım konuşmadan anlaşılmaktadır ki insan tek boyutlu bir varlık değildir. Bu nedenle de düşünürler farklı açıklamalarda bulunmuşlardır.
Gerçekte insan bir iştahlar ve ihtiraslar bütünüdür diyenlere göre insanın bir doyumsuzluğun içinde olduğu söylenir. Doğrudur. Bu konuda Şeyh Sadi Şirazi’yi dinliyoruz "Bu Dünya iki padişaha dardır. Ayni dünyada bir hasır on dervişe boldur." diyerek kanaat ehli ile muhterisin varacağı yeri göstermiştir.
Alman filozofu Kant "İnsan ahlak konusudur" demiştir. Yani insanlığın kalbi, gözü ve nuru
edeptir. Ve Allah'a giden yolların hepsi edeptir. Kant bu gerçekten hareket ederek "İnsan ahlak konusudur" demiştir. İnsan ekonomi konusudur dememiştir. Zira paranın dini imanı yoktur. Kıblesi de belli değildir. Paranın cemaatinin bir tek kaygısı vardır: Daha çok paraya sahip olmak. O paranın helaline haramına bakılmaz. Nereden gelirse gelsin. Yeter ki gelsin. Çünkü ona göre bankalar mabet, para mabuttur. Ve sonuçta mukaddesleri olmayanlar her türlü çukura rahatça inerler...
İslam orduları İran'ın hazinelerini ele geçirdiği zaman Hazreti Ömer. “Eyvah, eyvah bu para İslam'ı (Müslümanları) bozacak” diyerek gözyaşı dökmüştür.
Hazreti Peygamber ben güzel ahlakı tamamlamağa geldim buyuruyor. Doğru olmak, dürüst olmak ve İmam-ı Caferin deyişiyle Allahın nuru olan tevazu sahibi olmak, haramdan uzak yaşamak, yalana, hileye itibar etmemek, fitne ve fesadın zeminlerinde dolaşmamak ,adil olmak, hakşinas olmak, hoşgörülü olmak yani ALLAH'IN AHLAKIYLA TAHALLUK ediniz anlayışına sahip olmaktır, insandan istenen. Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucusu Osman Gazi'nin "Bey Yalan söylemez: Devletin temelinde yalan olmaz ilkesi Osmanlı İmparatorluğu'nu 623 yıl yaşatmıştır.
"J.J.Rsso "Yaradan’ın elinden çıkan her şey güzeldir. İnsanın elinde yozlaşıyor" tespitini yapmış.
Mevlana "İnsan düşünceye sığmayacak kadar yücedir" anlayışını yaşama geçirmiştir.
Şeyn Edebali'nin Ertuğrul gaziye verdiği öğütte "Ey oğul insanı yaşat ki yaşayasın." denmiş olmasına rağmen yaşananlar farklıdır. Delfi’deki Tapınağın ön yüzünde 2500 sene önce
yazılmış "Kendini bil, kendini tanı "sözüne karşın kim tanıyabilmiştir ki… Daha kim bilir kaç bin sene geçecek ve insan üzerinde ki farklı görüşler devam edecek. Ancak şunu kabul etmeliyiz ki bu kendini bil sözü düşünce sistemin temel taşıdır.  Sokrates kişi bilmediği için kötüdür. Kötülükten kurtulmanın da yolu bilgiye yönelmektir demiştir. Biz millet olarak acaba kendi insanımızı inşa edebildik mi? Nasıl edebilirdik ki her siyasi iktidar kendine göre bir modeli uygulamaya koydu. Oysa Cumhuriyetle birlikte "Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür "nesillerin yetiştirilmesi benimsenmişti. Ve bu nesiller "Kökü mazide olan atinin" takipçileri olacaktı. Bu anlayıştır ki Yahya Kemale "Süleymaniye de Bayram Sabahı"nı yazdırmıştır.
"Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede... Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye de. Gördüm ön saf ta oturmuş nefer esvablı biri. Dinliyor vecd ile tekrar alınan tekbiri, ne kadar saf idi siması bu mümin neferin. Ulu mabette karıştım vatanın birliğine.  Çok şükür Tanrıyı gördüm bu saatlerde yaşayanlarla beraber bulunan ervahı" Bu şiirde sen, ben yok.
Bu şiirde yalakalık yok.
Bu şiirde öfke yok.
Ne var TEVHİT var.
Senin kültürün senin insanın var. Platon "En büyük iyi Tanrıca bir iş olan Adaleti gerçekleştirmektir." Silahsız bir bağımsızlık savaşını veren ve Hindistan’ı bağımsızlığa kavuşturan Gandi de bu konuda "Adalet Tanrının ismidir" buyurmuş. Bizim kültürümüzde adaletin olmadığı yerde cehennemin ateşi vardır anlayışı egemendir. Yıllar var ki düşünürler "Dünyamız nereye gidiyor "diyerek soruşturuyorlar. Bilinen o ki bir insanın insanlığı yoksa dini yoktur. Aklını kullanmazsa insanlığı yoktur. Avrupa maddeyi fethederken kendini yani insanı unuttu. Ve buhranlar sökün etti. Oysa her gün yeni evrensel yasalar çıkarılıyor. Kurumlar kuruluyor ama ne felaketler azalıyor ne insan elinden çıkan ölümler azalıyor. Bilim adamları insanın bugün içine düştüğü duruma bakıp "Sende kaybolacaksın: Sen de yok olacaksın: Tıpkı Dinozorlar gibi: Çünkü sen insanlığını unuttun. Sen teknolojiye teslim oldun: Oysa senin bir gönül dünyan, bir ruh dünyan vardı. Sen sevgi nedir aşk nedir bilirdin. Sen şimdi bunların olmadığı bir dünyada yaşıyorsun: Senin yaradılış sebebin bugün yaşadıkların değil. Sen insan  olmaktan vazgeçtin. Sen de dinozorlar gibi haritadan silineceksin sözlerini yineliyorlar.
Hal bu ki insan yaratılışın son şaheseridir. Ve bu şaheser ülkemizde en ucuz şeydir. Bilinen bir gerçektir ki uygarlık, insana verilen değerle ölçülür. İnsana değer veren ülkeler birinci ligde oynuyorlar. Vermeyenler devamlı küme düşmektedirler. 
Tanrının beğenisini kazanan insan Özgür ve uygar olan insandır.
Editör: Engin KÖKLÜÇINAR
(Tarih: 26-03-2014, 10:27:56 Güncelleme: 17-04-2014, 09:48:56)